On yıllık geçmişe
sahip olan PETFORM'un Türkiye'nin enerji alanındaki liberalizasyon sürecine
etkisini ve yasal düzenlemelere olan katkısını öğrenebilir miyiz? Bu noktada
çalışma gruplarınızın faaliyetlerinden de söz eder misiniz?
PETFORM'un temelleri, 2000 yılında, yani enerji sektöründeki
radikal dönüşüm sürecinin hemen başlarında atıldı. Derneğimizin kuruluşunu
tetikleyen temel saik, enerji sektörünün içine girdiği bu büyük dönüşümde özel
sektörü tek bir çatı altında buluşturmak, 'yapıcı öneri paketleri' oluşturarak
bunları ilgili kamu kurumları ve kamuoyu ile paylaşmaktı. Nitekim geçtiğimiz 10
yılda petrol ve doğalgaz piyasalarındaki tüm kanun ve ikincil mevzuat
değişikliklerinde özel sektörün görüş ve önerilerinin kamuya yansıtılmasında
kilit bir rol üstlendik. Dernek bünyesinde, üyelerimizin yatırımlarını
yoğunlaştırdığı sektörlere paralel olarak iki ana çalışma grubumuz bulunuyor:
Birincisi, 'Arama - Üretim Grubu'. Bu çalışma grubunda, yurt içinde ve dışında
petrol ve doğalgaz arayan ve üreten şirketler bulunuyor. İkincisi ise, doğalgaz
toptan satış ve ithalatı yapan şirketlerin oluşturduğu 'Gaz Grubu'. Çalışma
grupları periyodik olarak toplantılar yapıyor, bu toplantılar neticesinde
hazırlanan raporlar, Yönetim Kurulu'nun onayı doğrultusunda ilgili kamu
kurumlarıyla paylaşılıyor. Ayrıca üyemiz arama - üretim şirketlerinin büyük
yatırımlarının olduğu jeotermal alanına da kaymak, Türkiye'de jeotermal yatırımları
olan şirketleri de PETFORM çatısı altında toplamak ve bir 'Jeotermal Grubu' bünyesinde
o sektöre ilişkin görüş ve öneriler de oluşturmak istiyoruz.
Türkiye'nin çok büyük
oranda dışa bağımlı olduğu petrol ve doğalgaz üretimi nedir? Bu konudaki potansiyel
hakkında güncel bilgileri alabilir miyiz?
Bu noktada ülkemizin enerji sektörü verilerine bir göz
atmanın ve büyük resmi ortaya koymanın faydalı olduğuna inanıyorum. 1990
yılında 52,9 milyon tep (ton eşdeğeri petrol) olan birincil enerji talebimiz, 2008
yılı itibariyle 106,2'ye yükselmiş. Yani sadece 18 yılda ikiye katlanan bir
enerji talebiyle karşı karşıyayız. Peki, bu talep artışı hangi kaynaktan karşılandı
diye baktığımızda gördüğümüz tablo pek de olumlu değil. Zira aynı dönemde
enerji ithalatımız neredeyse 3 katına yükselirken, yerli üretimimiz sadece %13
yükselmiş. Yerli üretim ile talep arasındaki fark da, yerli üretimin toplam
talebi karşılama oranını yarı yarıya düşürmüş; 1990 yılında toplam enerji
talebimizin %48'ini kendi kaynaklarımızdan karşılarken, 2008 yılında bu oran
%27'ye kadar gerilemiş. Genel perspektifte dışa bağımlılığımız artarken, her
bir enerji kaynağı bazındaki kırılımda fosil yakıtlara (kömür, petrol ve doğalgaz)
bağımlılığımız da artmış. Toplam enerji tüketimimiz içerisinde fosil yakıtların
oranı şu anda %91 seviyesinde. Kömürde tüketimimizin yaklaşık yarısını yerli
kaynaklardan sağlamakla birlikte, petrol ve doğalgaz üretimimiz maalesef çok
düşük düzeylerde. Peki, petrol ve doğalgaz üretimimiz neden hala çok düşük
düzeylerde seyrediyor? Biz, arama - üretim sektöründe faaliyet gösteren özel
şirketlerin temsilcisi sektörel kuruluş olarak, temel sorunun, ülkemizde petrol
olup olmaması değil, olan petrolü üretmek için rasyonel politikalar geliştirip
geliştirmediğimiz olduğuna inanıyoruz. Maalesef bu konuya ilişkin tartışmalar
her daim Türkiye'de petrol olup olmadığı üzerinden yürütülüyor. Ancak yüzeysel
tartışmalardan başınızı kaldırıp gerçekleştirilen sondajlara baktığınızda,
ülkemizin petrol rezervlerini arama yolunda dünyadaki muadillerimize oranla
maalesef çok az yatırım yapıldığını görüyoruz.
YAPISAL SORUNLARIN 2 AYAĞI VAR: ‘JEOLOJİK
RİSK’ VE ‘HUKUK RİSK’
Cumhuriyetimizin kuruluşundan 2007 yılı sonuna kadar
ülkemizde toplam 3 bin 458 adet kuyu açılmış. Petrol Kanunu'nun yürürlüğe
girdiği 1954 yılından günümüze bakalım; yıllık ortalaması 65 kuyu ediyor.
Dünyada her yıl ortalama 20 bin kuyu açıldığı hesaba katıldığında, dünyadaki
sondaj yatırımlarından Türkiye'nin aldığı payın sadece binde 3 olduğunu
görürsünüz. Üretimde tablo daha da vahim: Zirve noktasının yakalandığı 1991
yılında Türkiye'de 4,4 milyon ton petrol üretildi. Aradan geçen 19 yılda petrol
endüstrisinde teknoloji ve bilgi birikiminde büyük bir sıçrama yaşanmasına
rağmen ülkemizde üretim tam yarısına düştü. 1970'lerde 3 milyon ton, 1990'larda
4 milyon ton üretilen bu topraklarda şu anda ancak 2,2 milyon ton civarında
üretim yapabiliyoruz. Açık ve net olarak ifade etmek isterim ki bu durum,
ülkemizdeki petrolün tükenmesinden değil, yatırımların tükenmesinden kaynaklanıyor.
Türkiye enerji sektöründe tam anlamıyla yatırım patlaması yaşanırken arama -
üretim yatırımları her geçen gün azalıyorsa, burada yapısal bir problem var
demektir. Biz, PETFORM olarak, yapısal problemin iki ayağı olduğuna inanıyoruz:
Birincisi, Türkiye'nin taşıdığı 'jeolojik risk', ikincisi ise 'hukuki risk'.
Jeolojik riskin aşılması için yeni keşifler yapılması, daha da önemlisi yeni
bir 'vizyon' geliştirilmesi gerekiyor. Örneğin; şu ana kadar ülkemizin karasal alanlarının
%20'si, deniz alanlarımızın ise sadece yüzde birinde arama faaliyeti yürütülmüş.
Yani Türk topraklarının %80'inin, denizlerimizin ise %99'unun petrol ve gaz
potansiyeli hakkında elle tutulur bir veriye henüz sahip değiliz. Bu alanlarda
gerek TPAO gerekse yerli - yabancı özel şirketlerin katılımıyla kapsamlı ve
uzun vadeli bir veri toplama ve bunu müteakip sondaj faaliyeti planı hazırlanıp
yürürlüğe konduğu takdirde ülkemizin petrol potansiyelini tam anlamıyla ortaya
çıkarabileceğimize inanıyorum. Bu noktada bir Irak, bir Kuveyt olmadığımız aşikâr.
Ancak petrol zengini değiliz diye sahip olduğumuz rezervleri çıkarmamanın da
hiçbir mantıklı açıklaması olamaz. Hukuki riskin aşılması yolunda atılacak en
önemli adım da, hala TBMM gündeminde bekleyen 5574 sayılı Türk Petrol
Kanunu'nun tüm sektör oyuncularının üzerinde uzlaşacağı bir revizyondan
geçirilerek bir an önce yasalaşmasıdır. Ancak bu sayede 3 yıldır sektördeki
yaşanan büyük belirsizlik havası giderilmiş, potansiyel yatırımcıların önünü
görmesi sağlanmış olur. Zira şu anda sektör, hala 1954 yılında yürürlüğe girmiş,
tam 56 yıl öncesinin bilgi birikimi ve yatırım ortamına göre hazırlanmış 6326
sayılı Petrol Kanunu'yla ağır aksak yürümeye çalışıyor. Yarım asırlık bir
kanunla 2009 yılının Türkiye’sinde petrol üretimi için yerli - yabancı yatırımcı
çekilemeyeceğinin çok açık olduğunu düşünüyorum.
Nabucco ile ilgili somut
çalışmalar ne durumda? Nabucco imzalarının ardından Türkiye'nin Rusya ile
yaptığı anlaşmalar alternatif olarak değerlendirilmişti. Bu konuda okuyucularımızı aydınlatır mısınız?
Nabucco anlaşmasının
Temmuz 2009'da Ankara'da imzalanmasının ardından yoğun bir sürece girildiğini
görüyoruz. Anlaşma uyarınca ülkemizde de önümüzdeki günlerde Nabucco Ulusal Şirketi
kurulacak. Tabii bunlar işin prosedürel tarafı. Projenin gerçekleşmesinde en
önemli eşik ise, projeye hangi kaynaktan gaz sağlanacağının netleşmesiyle aşılacak.
Söylemlerden anladığımız kadarıyla ilk aşamada Azerbaycan'dan gelecek 8 milyar
metreküple hattın faaliyete geçirilmesi, sonraki aşamalarda kademeli olarak
diğer üretici ülkelerin katılımıyla arzın artırılması planlanıyor. Tabii bu
noktada Azeri gazının Nabucco mu, yoksa Rusya'nın alternatif hatlarından mı
Avrupa'ya ulaştırılacağı, Irak'ta stabilizasyonun ne zaman sağlanıp ihracata
başlanabilecek düzeyde üretime erişileceği, İran'ın projeye dâhil olup
olmayacağı gibi çok ciddi ve birbiriyle iç içe geçmiş birçok sorunun üstesinden
gelinmesi gerekiyor. Bunlara ilaveten geçtiğimiz yıl tüm dünyayı sarsan
ekonomik krizin Avrupa'da doğalgaz tüketimine vurduğu darbeyi, yani Nabucco'nun
ulaşmak istediği piyasadaki daralmayı da hesaba katmak gerekiyor. Dolayısıyla
önümüzdeki aylarda uluslararası arenada yoğun bir enerji diplomasisine şahit
olacağımız kesin. Türkiye'nin hem Nabucco bağlamında Avrupa Birliği ile hem de
Güney Akım bağlamında Rusya Federasyonu ile kurduğu yakın ilişkileri de bu
yoğun enerji diplomasisi içerisinde mümkün
olan tüm kartları masada tutmak şeklinde değerlendirilmesi gerektiğine
inanıyorum.
‘BİR BORU HATTININ OLMAZSA OLMAZLARI VARDIR’
Petrol ve doğalgaz konularında AB, Rusya, Azerbaycan, İran ve elbette ABD
ekseninde Türkiye'nin pozisyonunu değerlendirir misiniz?
Bizim özel sektör
oyuncuları olarak ülkemizin hangi projede ne şekilde yer alması gerektiğine
ilişkin bir görüş belirtmemizin doğru olmayacağına inanıyorum. Nihayetinde bu
konuda inisiyatif, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Dışişleri
Bakanlığımızdadır. Yalnız bu noktada şunu ifade etmek istiyorum: Boru hatları konusunda
gerek enerji sektöründe gerekse medyada yaşanan tüm tartışmaların Nabucco -
Güney Akım cepheleşmesi bağlamında değerlendirilmesinin çok yüzeysel olduğuna
inanıyorum. Zira boru hatları, politik yönü ön planda olan bir konu olmakla
birlikte, aynı zamanda onlarca farklı bileşeni bulunan teknik de bir konu. Bu bileşenlerin
neler olması gerektiği konusunda ülkemizde büyük bir boşluk olduğu
düşüncesinden hareketle, PETFORM bünyesinde bu konuda önemli deneyim sahibi
kişilerin katılımıyla bir 'Transit Çalışma Grubu' oluşturduk. Grup, siyasi
polemikleri tamamen bir kenara iterek konuya salt 'yatırımcı gözü'yle yaklaştı
ve işin hukuki altyapısının objektif olarak nasıl olması gerektiği konusuna
odaklandı. Yaklaşık 3 ay süren fikir teatileri neticesinde ortaya 'Türkiye
Üzerinden Gaz Transitinin Geliştirilmesi' başlıklı bir görüş metni çıktı ve bu
metin, Haziran 2009'da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın bilgisine sunuldu.
Metinde bir transit düzenlemesinin içermesi gereken 4 temel ilkeyi sıraladık: Gaz
konusunda uzun vadeli işbirliği, ayrımcılık yapılmaması, şeffaflık ve
maliyetleri yansıtan objektif bir tarife mekanizması. Bunlar, güzergâhı, kapasitesi,
ortaklık yapısı nasıl olursa olsun, bir boru hattı projesinin olmazsa olmazları.
Artık konunun politik tarafından tartışmalara dalmaktan kurtulup diğer taraflarını
da göz önüne alan daha yapıcı ve teknik tartışmaların yürütülmesi gerektiği
kanaatindeyim. 2009 yılının özel sektör açısından bir değerlendirmesini yapar
mısınız?
Özel sektör olarak
beklentilerinizi de alabilir miyiz?
2009 yılı, arama - üretim sektörü açısından
belirsizliğin devam ettiği bir yıl oldu diyebiliriz. Zira Ocak 2007'de Meclis'te
kabul edildikten sonra 4 maddesi veto edilen 5574 sayılı Türk Petrol Kanunu'na
ilişkin çalışmalarda pek mesafe kaydedemedik. Kanun, sektörün kanayan yarası
durumunda ve maalesef bir yılı daha aynı şekilde geçirdik. Doğalgaz piyasası
açısından ise 2009 yılı çok önemli bir 'geçiş yılı' oldu diyebiliriz. Zira 4646
sayılı Doğalgaz Piyasası Kanunu'nda öngörülen Kontrat Devri İhalesi neticesinde
4 özel şirketin piyasaya giriş süreci tamamlandı. Şu anda BOTAŞ dâhil 5
oyunculu bir piyasa mekanizması ve LNG şirketlerinin de oyuna dâhil olduğu
rekabetçi bir yapı var. Liberalizasyon süreci, kanunda öngörülenden çok daha
yavaş ve meşakkatli yaşanmış olmakla birlikte, artık geri dönülemez bir noktada
olduğumuz da aşikâr. 2010 yılına ilişkin temennilerimiz, arama - üretim
sektörünün ihtiyaç duyduğu Petrol Kanunu'na kavuşması, doğalgaz piyasasında da
liberalizasyon sürecinin kararlılıkla sürdürülmesi hedefini benimseyen kanuni
değişikliklerin yapılması. Her iki temennimizin, nihayetinde ülkemize yatırım, vatandaşımıza
ise rekabet avantajı sağlayacağına inanıyorum.