RESYAD Başkanına göre RES’te en yüksek katkı payına göre değerlendirme,
YEK Kanunu’nun ruhuna aykırı!
Aydın ARICIOĞLU/ANKARA
Rüzgar santrali yatırımcılarının aynı bölge veya aynı trafo merkezine yönelik olarak yapmış olduğu başvurular arasından, 20 yıl boyunca kWh başına en yüksek katkı payını teklif edenlerin sisteme bağlantı hakkını elde etmesi esasına dayalı yarışma süreci devam ederken, eleştirilerin de arkası kesilmiyor... Rüzgar santrallerinin özel sektörce yapımına yönelik, TEİAŞ’ın yürüttüğü yarışma sürecinde şirketlerin önerdiği katkı bedelleri üzerinden değerlendirme yapılmasının, birçok projenin yapılamaması riskini beraberinde getireceği eleştirileri, bizzat sektörün içinden, en yetkili ağızlardan geliyor... Katkı payı yükümlülüğü olmayan projeler bile kredilerini geri ödemede zorlanırken, “en yüksek katkı payı” önerilerek alınan ihalelerin ilerde sıkıntı yaratabileceğini savunanlardan biri de Rüzgar Enerjisi Santralleri Yatırımcıları Derneği Başkanı Salahattin Baysal... Kendisine hem bu konuyu, hem de rüzgar yatırımcısının sorunlarını ve beklentilerini sorduk…
TEİAŞ’ın çoklu RES başvurularıyla ilgili devam eden ihalelerini ve dile getirilen eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir yatırım işinin böyle bir yarışma psikolojisi içinde ele alınması ve “En çok parayı verene ihale edelim” mantığı, doğru bir mantık değildir. Bu özellikle bazı iş konularında serbest piyasa ekonomisinin gereği olarak yorumlansa bile, yenilenebilir-temiz-yerli enerjilerin teşviki amacıyla çıkarılan bir kanunun ruhuna aykırıdır. Yani siz ülkenin rüzgar potansiyelini, güneş ve su kaynakları potansiyelini geliştirmek için yasalar çıkaracak, teşvik edeceksiniz; yabancı yatırımcıların girmediği ve girmeyeceği konuları yerli yatırımcılara açacaksınız, ama bunu yaparken de, “Önce şunları bir koşturayım da! Yarışı hangisi kazanırsa o yapsın!” diyerek işi olmaz hale getirecek, yokuşa süreceksiniz! Biz bu mantığa karşıyız. İkincisi, biz başından itibaren YEK Kanunu ile ilgili TBMM’deki tüm görüşme süreçlerinde ve Enerji Bakanlığı’na sayısız müracaatlarımızda hem şifahi hem de yazılı olarak şunu ifade ettik: Yerli ve temiz enerji kaynakları, özel olarak da rüzgar enerjisi tabiata bağımlı kaynaklardır. Bir coğrafyada rüzgar ne kadar varsa, ona göre santral kurarsınız. Bunları depolama, saklama, götürme imkanınız yoktur. O nedenle dedik ki, ülkenin her tarafında rüzgar enerjisi açısından potansiyel ve kapasiteler aynı değildir. Elbette ki, birinci derecede kapasiteli olan yerlere öncelik verilmeli, santraller oralara kurulmalı. Nitekim de öyle yapılmaktadır. Ancak, özellikle rüzgar enerjisinde trafo merkezlerine bağlantı limiti olduğu için rüzgar santrallerinin ülke geneline yaygınlaştırılması zorunluluğu vardır. Bu nedenle 1. derece kapasiteli bölgelerin dışındaki yerlere de RES’ler kurulmalıydı. Bunun yolu da, elektrik enerjisi alım fiyatlarını bölgelerin rüzgar kapasitelerine göre farklılaştıran bir sistemin Yenilenebilir Enerji Kanunu’nda oluşturulması idi. Bunun hayata geçirilmesi çok da zor değildi. Bu projeler farklı fiyat aralıklarına bölünmek suretiyle, şimdi olduğu gibi kapanın elinde kalır olmaktan kurtarılabilirdi. Örneğin rüzgarı bol olan, kapasite faktörü yüksek (% 35 üzeri) bölgeler birinci derece, % 25 – 35 aralığındaki bölgeler ikinci derece, % 25’ten aşağı olan bölgeler ise üçüncü derece olarak tanımlanabilir ve birinci bölgedeki RES’lere biraz daha az, ikinci ve üçüncü bölgedekilere ise biraz daha yüksek fiyat verilebilirdi. Böyle bir tanımlama yapılmış olsa ve son YEK değişikliğinde 7.3 dolar cent olarak belirlenmiş alım garantisi miktarı, mesela ikinci bölgede 8.3 dolar cent olarak verilmiş olsa, bu yaşanan sıkıntıların önüne geçilmiş olacak, katkı bedelinden dolayı projelerin yapılamaz hale gelmesi önlenebilecekti.
KAĞLUMBAĞA HIZIYLA NEREYE KADAR?
Türkiye’nin rüzgar gücünü elektriğe çevirme çabalarında geldiği bu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu hız Türkiye’yi 2020 yılı için hedeflemiş olduğu “rüzgara dayalı 20 bin MW’lık kurulu güç” hedefine götürebilir mi?
Çok eskiden beri söylenen “Eller aya, biz yaya!” , “Su akar, Türk bakar!”, “Yel eser, Türk seyreder!” gibi ifadeler kullanmak istemiyorum. Ama aklıma bir fıkrayı getirdi bu sorunuz: Kaplumbağaya Adana’da rastlamış ve sormuşlar: Nereye gidiyorsun?.. “Hacca gidiyorum!” demiş kaplumbağa. “İyi de” demişler, “bu hızla senin ömrün yetmez ki oraya varmaya!” Kaplumbağa umursamamış; “Bu uğurda ölürüm ya, o bana yeter!” Bizim rüzgardaki maceramız da ona benziyor. Biz bu işe kelleyi koymuşuz, gelmiş geçmiş enerji bakanlarımızın dediği gibi, bu uğurda herşeyi yapacak durumdayız! Ama kaplumbağanın Adana’daki halinden pek farkımız da yok! Şaka bir yana, şöyle düşünmemiz gerekir: Resmi açıklama, geçen yılki cari açığın 40 milyar dolar olduğu şeklindedir. Ve bunun çok büyük bölümü enerjideki dışa bağımlılığımızdan kaynaklanmaktadır. Peki kaplumbağanın hacca gidişi gibiyse hızımız, nasıl azaltacağız bu bağımlılığı?
2005 yılında YEK Kanunu çıktı, 2.5 yıl hiçbir yatırım yapılmadı. Sonunda o zamanki Enerji Bakanı Dr. Hilmi Güler bizi çağırdı: “Hakikaten haklıymışsınız! Hiç kimse yatırım yapmıyor bu kanunla!” dedi. Ve ondan sonra yasanın revize edilmesi gündeme geldi. O halde 2.5 sene insanları neden beklettiniz? Şimdi de çok şükür ekonomik krize bağlı sıkıntılar geçti, elektrikte normal tüketim eğilimi-arzusu büyüdü; peki ne olacak? Sıkışıp sıkışıp her zaman yaptıkları gibi, acele tarafından doğalgaz santralleri, acele tarafından kömür santralleri, acele ithal kömür (!) mü diyecekler? Tanık olduğumuz şeyler akla başka şeyleri getiriyor. Ve insan artık iyimser yorumlamayı bırakarak, “Uluslararası petrol ve doğal gaz lobisinin, nükleer lobisinin etkisiyle mi bunlar yapılıyor?” şeklinde, işadamı mantığının tamamen dışında politik gerekçeler aramaya başlıyor. O nedenle bu tempo doğru bir tempo değildir.
Rüzgar projelerinin finansmanına yönelik, iç ve dış kaynaklara ulaşmada, kredi temininde ne tür güçlükler yaşanıyor?
Dünyanın hangi finans kurumu, hangi bankası olursa olsun, size bedava bir para vermesi mümkün değil. Projenizin verimliliğine, yıllık getirisine bakarak finansman sağlayacak. Sizin yıllık gelirinizi belirleyen en önemli şey ise, yıllık üretiminizin ne kadar olduğu ve bunu nasıl bir fiyatla piyasada sattığınızdır. Serbest piyasada fiyatlar dalgalandığı için, finans kurumları ürettiğiniz elektriğin sabit ve daha garantili bir fiyattan satılıyor olmasını yeğler. Yenilenebilir Enerji Kanunu’nda beş-on yıllık sabit fiyatlar istememizin nedeni budur.
Örneğin benim projeme 100 milyon dolar verecek olan banka ilk olarak soruyor: “Senin bu projen ne kadar üretir?” Bunu saptamak mümkün. “Peki” diyor, “bunu hangi fiyattan satacak ve ne gelir elde edeceksin?” Kilovat saatini 7.3 dolar/cent’ten satacağımı söylediğimde, çarpıyor, bölüyor; projenin 15 yılda kendini geri ödemediğini görünce de, “Ben bu projeye kredi vermem. Başka ülkelerde kilovat saat başına alım fiyatları daha yüksek…” deyip dünyanın değişik ülkelerine finansman sağlamaya yöneliyor. Verse bile diyor ki: “Sana 100 milyon dolar verebilmem için senin en az 25-30 milyon dolar öz sermaye koyman gerekir.” Yani garantili fiyat küçüldükçe öz sermaye oranınızı yükseltiyor. Türkiye açısından bu oran % 40’a kadar çıkmış durumda. İşadamı akılsız mı ki, 40 milyon dolarını rüzgar enerjisine yatıracak, 12 yıl bekleyecek? O nedenle tereddütler bitmiyor, yatırımlar büyümüyor...
TEŞVİKLERİN TÜRBİN ÜRETİCİLERİNİ DE TATMİN ETMEDİĞİ ORTADA!
“Bundan gelir sağlayacak olan yatırımcının kendisi olduğuna göre, riski de onun üstlenmesi gerekir!” diyenler de var...?
Niye üstlensin? İşadamı risk üstlenen değil, en kârlı gördüğü alana yatırım yapan insandır. Rüzgar yatırımının cazip bir tarafı olmalı, ya da en azından diğerleriyle başabaş olmalı... Bir de şöyle düşünelim: Herkes inşaat yapıyor... Yani devlet teşvik mi ediyor inşaatı? Demek ki orada bir ekonomik canlılık var... Siz enerji sektörüne aynı canlılığı getiremiyorsanız, dönüp “Niye yatırım yapmıyorsunuz?” diye o sektör mensuplarını sorgulamanızın anlamı var mı? Sonuçta YEK Kanunu’nda yapılmış olan değişikliğin, yatırım ortamına katkı anlamında hiçbir getirisi olmadı. Yalnızca değişikliğin TBMM’den geçişinin hemen ardından, yabancı firmalar Türkiye’de yerli türbin imali yaparsak ne olur gibi bir araştırmaya giriştiler. Fakat aradan geçen şu dört ay içerisinde bu konuda atılmış herhangi bir adım da yok. Türkiye’de bu alandaki üretim için belirlenmiş olan 7.3 dolar centlik birim fiyat, daha ileri bir adım atmaktan onları alıkoyuyor. Aslına bakarsanız, ülkemizin dört yanında yabancı türbin üreticileriyle ortak iş yapabilecek sayısız Türk firması var. Bu işi yabancı şirketlerle beraber ya da kendi başlarına da yapabilirler, ama hep söylüyorum: Marifet iltifata tabidir! Yatırımı yaptınız, türbini ürettiniz, peki ama sonunda 7.3 dolar/cent’ten elektrik satacaksınız! Meselenin özü budur, yanlış buradadır.
HA MEHMET ALİ, HA ALİ MEHMET…?
29 Aralık 2010’da TBMM’de kabul edilerek yasalaşan YEK Kanunu Değişikliği, getirdiği teşviklerle sektöre hiç mi katkı yapmadı?
Rüzgar enerjisi açısından 5.5 Euro cent yerine 7.3 dolar... Anadolu’da dedikleri gibi, ha Mehmet Ali, ha Ali Mehmet! Ne farkı var? Hiçbir farkı yok! Rüzgar enerjisi açısından bu kanunun fiyat yönünden getirdiği hiçbir yenilik yoktur, bilakis sükut-u hayaldir. Kanunun içerdiği “yerli katkı payı” düzgün bir teşvik unsurudur, ancak bu katkının da bir finans mekanizmasıyla beraber düşünülmesi gerekirdi. Yoksa Alman’ın, İngiliz’in bankası Türkiye’de üretilecek türbine niçin katkı versin? Kendi ülkesinde üretilene veriyor. O nedenle finansman unsuruyla beraber düşünülmediğinde yerli katkı, anlamını yitiriyor. Düşününüz ki, yerli katkı payı yanında fiyat da uygun olsa, bu şartlarda yerli finansman sağlamanız da mümkün olur, herkes bu taşın altına elini koyardı. Dolayısıyla ülkede bir anda 200-300 bine yakın istihdam kapısı açılır ve biz dünyanın her yerine rüzgar türbini satan ülke konumuna gelirdik.
RES’LER EÜAŞ’LA NASIL GÜREŞSİN?
İşletmede olan RES projelerinin önemli bir sıkıntısı da saatlik dengeleme ve uzlaştırmaya maruz kalmaları... Bu konuda neler söylerseniz?
Eskiden Anadolu’da her bayramda, her düğünde, en ufacık hadisede bile güreş müsabakaları yapılırdı. Yaşlıca biri hakem olur; 5-6 yaştan itibaren gruplar oluşturulur, herkes kendi dengiyle güreştirilirdi. Kendi akranlarının hepsini yenen güreşçi, daha sonra kendisinden 1-2 yaş büyük olan üst yaş grubundan biriyle güreştirilirdi, bakalım oraya hazır mı diye... Teşbihte hata olmaz: Yenilenebilir enerji yatırımları da hem rakam itibarıyla, hem yatırımcının boyutu itibarıyla 5-6 yaş güreşçi grubuna benziyor. Şimdi siz bunları dünya şampiyonu EÜAŞ ile güreş tutmaları için mindere çekiyorsunuz! RES projelerinin DUY piyasasının aktörü olmaya yönlendirilmeleri buna benzemektedir. “Hadi bakalım, bir güreş tutun!” diyerek 20 MW’lık rüzgar gücü olan beni, 28 bin MW sahibi EÜAŞ’ın karşısında mindere itiyor. Nitekim hiçbirimiz güreşemedik tabii. Değil güreşmek, bacağını yerinden kaldıramıyoruz. Beş yaşındaki çocuktan 150 kiloluk cihan pehlivanını devirmesi beklenebilir mi? EÜAŞ geçen sene, “Bol yağış oldu, barajlarımız fazla doldu” diyerek gecenin belli saatlerinde 0.01 kuruşa elektrik sattı. Bu durumda rüzgar santralcisi nasıl elektrik verecek DUY sistemine? İkincisi... Evet, meteoroloji bilimi günümüzde üç – beş günlük, bir haftalık hava tahmin raporlarını az çok belirleyebilmektedir. Ama hiç kimsenin, “Yarın saat 12.00’de şu kadar rüzgar esecek, ben de şu kadar elektrik üreteceğim ve bunun için de bugünden şu kadar fiyat veriyorum!” diyebilme şansı yoktur. O nedenle en büyük risk buradadır. O nedenle bizim önerimiz, yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektriğin kendi içinde ayrı bir dengeleme-uzlaştırma mekanizmasına tabi kılınmasıydı.
İç spot: “Çin sadece geçen yıl içerisinde rüzgar gücüne 13 bin MW ekledi. Bize ‘Yapmayın’ diyen ABD’nin kendisi geçen sene 10 bin MW’tan fazla rüzgar santralini devreye aldı. Bu durumda bizim yöneticilerimizin, “Yahu burada bir terslik, bir aksilik var! Uygun gitmeyen bir şeyler var!” deyip gerekli tedbirleri alması gerekmez mi?”